11 Nisan 2012 Çarşamba
6 Nisan 2012 Cuma
Karakollardaki kameraların çalışmayışı üzerine soru önergesi
Aşağıdaki sorularımın İçişleri Bakanı Sayın İdris Naim Şahin tarafından yazılı olarak cevaplandırılmasını arz ederim.
Saygılarımla
Sırrı Süreyya Önder
İstanbul Milletvekili
Adalet ve Kalkınma Partisi 2002 yılından bu yana süren iktidarında özellikle işkencenin azaldığına, failimeçhullerin ortadan kalktığına dair vurgu yapmaktadır. Ancak, Festus Okey gibi vak'alar da göstermiştir ki tüm bunlar istatisiki yanılsamalar olup Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu özellikle gözaltı süreçlerinde polislerce çiğnenmekte, gözaltı süreçlerinde 2007'den bu yana gerçekleşen 24 ölümün kamera kaydı aynı gerekçeyle – kameraların bozuk olması yahut kayıtta olmamaları – bulunmamaktadır.
Her yıl bütçe görüşmelerinde bir kalem olarak var olan ve gerekli payı alan iç güvenlik kurumlarının özdenetimini sağlayacak kamera mekanizmalarında meydana gelen bu aksaklıklara dair bakanlıkça araştırma başlatılmış mıdır?
İlgili karakollardaki ölümleri kaydedemeyen ve ne hikmetse hep bozuk çıkan kameraların ihalelerinde herhangi bir sorun tespit edilmiş ya da konuyla ilgili bir çalışma yapılmış mıdır?
Kameraların kapalı olmasında polis kusuru var mıdır yahut kameraların polisçe kapatılmış olması mümkün müdür?
2 Nisan 2012 Pazartesi
Engellilerin Sorunlarına İlişkin Araştırma Önergesi
Ülkemizde sayıları yaklaşık on milyonu bulan engelli vatandaşların sorunlarının tespit edilerek alınması gereken tedbir ve önlemlerin belirlenmesi, engelli vatandaşlar için daha sağlıklı politikaların üretilmesi ve uygulanması için Anayasanın 98. ve İç Tüzüğün 104. ve 105. maddeleri gereğince meclis araştırması açılmasını saygılarımızla arz ve teklif ederiz.
Gerekçe:
Ülkemizde engellilerin sayısı ile ilgili tam istatistikler bulunmamakla birlikte toplam nüfusun %12 sini engellilerin oluşturduğu ifade edilmektedir. Bu da yaklaşık olarak on milyon engelli anlamına gelmektedir.
Engelli bireylerin içlerinde bulundukları toplumsal yapı bu vatandaşların toplumla işlevsel bir bütünlük içinde barışık yaşamalarını güçleştirmektedir. Kendi engelleri dışında bir çok sorunla da mücadele etmek zorunda kalan engelliler, düşük yaşam kalitesi ile yaşamak zorunda, temel bir insan hakkı olan bireyin kendisini gerçekleştirme hakkından mahrum kalmaktadırlar.
Engellilerin topluma katılmalarının önündeki en büyük engellerin ulaşım, fiziksel çevre ve konut sorunları olduğu söylenebilir. Fiziksel çevre inşa edilirken içinde yaşayan herkes düşünülerek inşa edilmek zorundadır. Yaşanılan konuttan tüm kamusal yaşam alanlarına ve ulaşım araçlarına kadar tüm çevresel unsurların engellilerin özellikleri ve gereksinimleri dikkate alınarak tasarlanmadığı bir gerçektir.
Engellilerin rehabilitasyon gereksiniminin yeterince karşılanamaması engellilerin toplumla bütünleştirilmesine önündeki en büyük engellerden bir diğeridir. Bugün ülkemizde ne yazık ki engelliler için, yeterli eğitim ve rehabilitasyon (mesleki eğitim ve rehabilitasyon dâhil) merkezi bulunmamaktadır.
Engellilerin toplumla bütünleşmesinin önündeki en önemli engel ise istihdam sorunudur. Ülkemizde, henüz engellileri de gözeten sistemli bir iş analizi ve meslek tanımlaması çalışması yapılmamıştır. Engelliler çok sayıda işte, kendi kendilerine yaptıkları girişimlerle çalışma deneyimleri yaratmaktadırlar. Oysa gelişmiş ülkelerde iş analizleri, meslek tanımları son derece önemlidir. Bir başka güçlük de engelli istihdamını kolaylaştırmada kullanılan araçların yeterince geliştirilmemiş olması ve uygulanmamasıdır. Dünyanın her yerinde engellilerin, istihdamı ile ilgili bazı kolaylaştırıcı yollar aranmakta ve uygulanmaktadır. Engellilerin çalışacağı ortamların onların gereksinimlerini karşılayacak şekilde tasarlanıp yapılması, engellilerin istihdamını kolaylaştıracak teknolojik gelişmenin desteklenmesi, istihdama uygun eğitim verilmesi Standart Kurallarda altı çizilen diğer konular arasındadır. Bugün ülkemizde engelli iş gücü arasında işsizlik oranının tam olarak ne olduğu bilinmemektedir. Buna karşın bu oranın %99'lar dolayında olduğu ifade edilmektedir. Bu oran gerçeği yaklaşık ifade ediyor bile olsa, sorunun boyutlarını sergilemeye yeterli görünmektedir. Bu nedenle, kendine özgü yanlarıyla engelli sorunlarının en önemli boyutlarından birini oluşturan engellilerin istihdamı sorunu, sosyal politikanın odağında yer alarak en kısa sürede çözüme kavuşturulmayı beklemektedir.
Engellilerin çalışması ve işsizlikten korunması konusu bir yandan uluslararası belgelere uygun hukuksal düzenleme gereksinimini karşılayacak yeni çalışmalar yapılmalıdır. Engellilerin yaşamlarını kolaylaştıran yasal birçok düzenleme bulunmasına rağmen bu düzenlemelerin gereksinimleri karşılamaktan çok uzak oldukları ve pratikte ise farklı uygulamalar, bürokratik engeller sayesinde var olan haklardan bile yararlanamadıkları görülmektedir.
Dünyada olduğu gibi ülkemizde de engellilerin çok büyük çoğunluğunun toplumun yoksul kesimlerinden geldiği ve yoksulluk içinde yaşadıkları ifade edilmektedir. Engelli ailelerinin maddi sıkıntılarından dolayı engelli çocuklarını okula gönderemedikleri belirtilmektedir.
Ülkemizdeki engellilerin sorunlarının neler olduğunun araştırılıp bir an önce düşük yaşam kalitelerinin yükseltilmesi, üretime katılabilmelerinin sağlanması ve kendilerini gerçekleştiren bireyler olarak yaşayabilmelerinin koşullarının sağlanması amacıyla bir araştırma komisyonu kurulmalıdır.
1) Sırrı Süreyya Önder (İstanbul)
2) Pervin Buldan (Iğdır)
3) Hasip Kaplan (Şırnak)
4) Sırrı Sakık (Muş)
5) Murat Bozlak (Adana)
6) Halil Aksoy (Ağrı)
7) Ayla Akat Ata (Batman)
8) İdris Baluken (Bingöl)
9) Hüsamettin Zenderlioğlu (Bitlis)
10) Emine Ayna (Diyarbakır)
11) Nursel Aydoğan (Diyarbakır)
12) Altan Tan (Diyarbakır)
13) Adil Kurt (Hakkâri)
14) Esat Canan (Hakkâri)
15) Sebahat Tuncel (İstanbul)
16) Mülkiye Birtane (Kars)
17) Erol Dora (Mardin)
18) Ertuğrul Kürkcü (Mersin)
19) Demir Çelik (Muş)
20) İbrahim Binici (Şanlıurfa)
21) Nazmi Gür (Van)
22) Özdal Üçer (Van)
10 Ocak 2012 Salı
20 Aralık 2011 Salı
"Sinemayı Emellerime Alet Ettim" - Birgün
Yazar, yönetmen, senarist, oyuncu, müzisyen, siyasetçi. Sırrı Süreyya Önder için söylenecek çok şey var. 7 Temmuz 1962’de Adıyaman’da doğan Önder sanatla iç içe olmasına rağmen onun için siyaset hep ön plandaydı. İlk kez 1978 yılında Adıyaman Lisesi’nde öğrenciyken Maraş Katliamı protestosu nedeniyle tutuklandı. Tahliye olduktan ve A.Ü. Siyasal Bilimler Fakültesi’ni kazandıktan sonra Ankara dönemi başladı. 12 Eylül darbesi hayatının akışını değiştirdi ve yıllarca hapis yattı. O dönemi sanat yoluyla anlatmayı seçen Önder için, 2006 yılında çekilen Beynelmilel filmi de 12 Eylül’le bir hesaplaşmaydı.
Beynelmilel’i izleyene kadar kimsenin aklına 12 Eylül darbesini konu alan bir filme kahkahalarla güleceği gelmiş midir, bilmiyoruz. Filmin hem senaryosuna hem de yönetmenliğine imza atan Sırrı Süreyya Önder, bizi önce türlü absürtlüklerle dolu bir dünyaya tanık etti; filmin sonunda ise belki de çoğu dram filminin yaratamadığı bir burukluk ve boğamızda bir düğümle sinema salonundan uğurladı.
Önder, şimdilerde, kendi tabiriyle araya bir fragman olarak aldığı sanat hayatını ikinci plana itmiş ve artık BDP İstanbul milletvekili olarak Ankara’da. Ankara’yı sıkıcı buluyor. Ancak, kah Genel Kurul’da kavga ayırır, kah Uzlaşma Komisyonu’nda yeni anayasa çalışmalarına katılır, kah cezaevindeki öğrencilerle dayanışma için üniversite bahçesinde saçını kestirir ve Ankara dışındaki pek çok eyleme de yetişmek için koştururken, sıkılmaya vakit kalmasa gerek.
Onca koşuşturma arasında, bir de biz ODTÜ Medya ve Kültürel Çalışmalar yüksek lisans öğrencilerine sinema ve siyaset üzerine sımsıcak bir röportaj verdi. Haydi, buyurun…
Beynelmilel’i izleyene kadar kimsenin aklına 12 Eylül darbesini konu alan bir filme kahkahalarla güleceği gelmiş midir, bilmiyoruz. Filmin hem senaryosuna hem de yönetmenliğine imza atan Sırrı Süreyya Önder, bizi önce türlü absürtlüklerle dolu bir dünyaya tanık etti; filmin sonunda ise belki de çoğu dram filminin yaratamadığı bir burukluk ve boğamızda bir düğümle sinema salonundan uğurladı.
Önder, şimdilerde, kendi tabiriyle araya bir fragman olarak aldığı sanat hayatını ikinci plana itmiş ve artık BDP İstanbul milletvekili olarak Ankara’da. Ankara’yı sıkıcı buluyor. Ancak, kah Genel Kurul’da kavga ayırır, kah Uzlaşma Komisyonu’nda yeni anayasa çalışmalarına katılır, kah cezaevindeki öğrencilerle dayanışma için üniversite bahçesinde saçını kestirir ve Ankara dışındaki pek çok eyleme de yetişmek için koştururken, sıkılmaya vakit kalmasa gerek.
Onca koşuşturma arasında, bir de biz ODTÜ Medya ve Kültürel Çalışmalar yüksek lisans öğrencilerine sinema ve siyaset üzerine sımsıcak bir röportaj verdi. Haydi, buyurun…
“Ağlamak gülmenin kardeşidir…”
Senaryo yazma nedenlerinizden birinin 12 Eylül’e olan öfkeniz olduğunu söylemiştiniz. 12 Eylül’ü konu alan filmler hep dram ağırlıklı, Beynelmilel ise mizah. Oysa o filmlerin yönetmenleri ile sizin hayat hikâyeleriniz bunun tam tersi. İsteseydiniz, çok daha sert bir film yapabilirdiniz. Bu tercihiniz bilinçli miydi, yoksa hikâye mi öyle gerektirdi?
- Ben 40 yaşından sonra sinemaya heveslendim. Sinemayla alaylı ya da mektepli bir ilişkim yok. Barış Pirhasan’ın Senaryo Atölyesi’nde kendisine öğrenci olmaya gittiğimde, Barış Pirhasan, ‘Neden sinema?’ diye sormuştu. ‘Vallahi öfkem var’ demiştim. O da ‘Başlamak için iyi bir sebep’ demişti. O eğitimin sonunda Barış’ın bana kattığı en temel şey, öfkenin böyle bir yolculuğa başlamak için iyi bir sebep olduğu, devam ettirmek içinse engel olduğu bilgisidir. Dolayısıyla, Barış bana öfkemi muhafaza etmem ama sanatsal bir üretimde öfkemle arama bir mesafe koymam gerektiğini öğretti.
İkinci nedense, mizah çok etkili bir muhalefet silahıdır. Tarihinde diktatörlük olan her yeri inceleyin şunu göreceksiniz; muhalefet ilk olarak mizah ve mizahçılar tarafından başlatılmıştır. Ne zaman bir ülkede mizah muhalefet yapmaya başlar, o ülkedeki diktatör için geri sayım başlamış demektir. Bizim tarihimize de baktığınızda, bütün sultanlara ağırlıklı olarak mizah yoluyla kafa tutulmuştur. Timur’un karşısına Nasreddin Hoca çıkar. Bektaşi diye bir tiplememiz vardır ki bütün egemen anlayışlara muhalefet etmektedir.
Dünyaya da baktığımızda Hitler’in günleri Şarlo ile geri sayılmaya başlanmıştır. İşte ben de mizahın böyle etkili bir muhalefet dili olduğunu bildiğim için bu tarafa yöneldim. Ama bu arada mizahla gülünç olma arasında çok ince bir çizgi var. Cıvık mizah yapmadan, gülünç olmadan mizah yapabilmek de ciddi bir çaba gerektirmektedir. Zannedildiği gibi kolay bir iş değildir.
Ayrıca, hayatın diyalektiğine baktığınızda, salt acı yoktur; salt güldürü de yoktur. Bunlardan herhangi birinin salt olması durumu patolojik bir haldir. Hatta Beynelmilel’de karakterlerden Gülendam bunu ‘Ağlamak gülmenin kardeşidir’ diyerek ifade eder.
“Öyle bir film yaparsınız ki artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz”
Sanatla siyaset arasındaki ilişki hakkında ne düşünüyorsunuz? Örneğin İki Dil Bir Bavul filmi anadilde eğitim konusunu ele aldı ve bu alandaki sorunlara ilişkin bir farkındalık yarattı. Sizce sanat siyaseti yönlendirebilir mi?
- Sanatla siyasetin farkı şudur; Sanat sorunu sadece görünür kılar. Siyasetin ise sorun çözmek gibi bir yükümlülüğü ve gücü vardır. Aradaki en temel fark budur. Bu, birinin önemsiz, diğerinin önemli olduğu anlamına gelmez çünkü bir sorun, görünür olmadıkça o soruna bir çözüm bulunamaz. Görünür olmaktan kast ettiğim, sizin de söylediğiniz farkındalık yaratmaktır. Bunu sanat siyasetten daha iyi becerir çünkü duygulara ve algılara hitap eder. Siyasetin dili kurudur, sanat ise kalbe dokunur. Farkındalık yaratma gücü de buradan gelir. Öyle bir şey yaparsınız ki artık hiçbir şey eskisi gibi olamaz. Anadil konusunda böyle bir film yapmışsanız, artık hiç kimse: ‘Bunlar bilinmeyen bir dilde konuşuyorlar.’ diyemez. Siyaset de bu farkındalık üzerinden sorunu çözme yoluna gider.
Sizin gibi ‘öfkesi olan’ insanlar daha sanatsal, dramatik filmlere yönelirken siz kitlesel filmler yapıyorsunuz. Bunun sebebi nedir?
- Doğrusu, sanat filmi, festival filmi ya da piyasa filmi gibi kategorizasyonlara inanmıyorum. Çok sanatsal bir işin çok fazla izleyeni olabilir ya da ‘piyasa’ tabir edilen bir filme 5 kişi bile gitmeyebilir. Burada ayırt edici nokta ve yanlış algılama şudur; sinemayı resimden ya da romandan ayıran nokta maliyetli bir iş olmasıdır.
Genelde derdi çok olanın parası az olduğundan, bir yapımcıyı yaptığınız işe ikna etmek zorundasınız. Yapımcı da sizin işinize bir yatırım gözüyle baktığı için kendi açısından daha popüler öğelerle filme müdahale etmek ister. Yapımcı ile yönetmen arasında bir mücadele başlar. İki tarafın kesiştiği yerde ise film ortaya çıkar. Ben de bu mücadele sırasında Beynelmilel’in finalini değiştirmek zorunda kaldım.
Sene 2006. TCK’nin 301. maddesinin çok sık uygulandığı, Hrant Dink’in de bu maddeden yargılandığı yıl. Politik olarak o final yapımcıya büyük cezai sorumluluklar getirebilecek durumdaydı. Yapımcı da böyle bir hukuki cezayı yaşamak istemediğini belirtti. Bu yüzden, filmin 25 dakikasını attık, 7 dakika ek çekim yaptık. Onun da sebebi finalinin değiştirilmesiydi.
“Beni güldürmeyen şeye güler geçerim”
Engin Günaydın’la, Zeki Demirkubuz’un son filmi hakkında söyleştiğiniz bir videonuz var. Esprili bir dille ‘Bence Zeki hümanist değil. Bir insan bir insana hiç böyle muamele eder mi?’ diye soruyorsunuz. Engin Günaydın da ‘Yönetmense eder’ diye yanıtlıyor. Sizin yönetmenliğiniz nasıldır?
- Setler, tırnak içine alarak söylüyorum ‘faşist’ ortamlardır. Yönetmen her şeyin tek hakimi şeklinde bir algılayış biçimi vardır. Biraz da böyledir çünkü film kötü olduğunda ya da derdini anlatamadığında kimse gidip ışıkçıdan hesap sormaz, herkes yönetmene söylenir. Bu yüzden yönetmenler biraz fazla telaş ederler. Genelde böyle bir yaklaşım vardır fakat ben buna inanmam.
Film çekmek kolektif bir üretimdir ve tüm kolektif ürünler gibi bu da bir zincir şeklindedir. Zincirin halkaları koparsa faturasını bütün ekip öder. Yönetmene bu kadar mana yüklenmesini doğru bulmuyorum. Yönetmen bir hayal kurar, bu hayal bir düş biçimindedir. Önemli olan yönetmenin ekibine bunu ne kadar iyi anlattığıdır. Işıkçısı, sesçisi, hatta çay getireni bile yönetmeni çok iyi anlamalı. Dolayısıyla yönetmen zaten hayalini iyi anlatabildiyse bu bütün ekibe bir yol haritası, bir pusula olur. Bağırıp çağırmasına gerek yoktur. Birazda mizaçla ilgilidir, ben günlük hayatta da kimseye bağıran kızan bir adam değilim. Setimde de böyle oldu. Biz güle oynaya bir film çektik.
Sanatınızda Brecht ekolüne mensupmuşsunuz. Bunun sebebi toplumu dönüştürme etkisine olan inancınız mı?
- Brecht’i diğerlerinden ayıran en önemli nokta, katharsis’i reddetmesidir. Seyircisine der ki ‘Sen bir oyunu izleyip ya da bir metni okuyup, günahlarından arınıp rahatlayıp gidemezsin’. Burada sanat sarsıcı, yeni sorular sorucu ve mevcut manüpülatif algıyı bozucu bir işlev görmelidir. Bu yönüyle hepimiz Elhamdülillah Brecht’yeniz. Beni daha çok etkileyen tarafı ise, yine tiyatro metinleri için söylediği ‘Beni güldürmeyen şeye güler geçerim’ lafıdır.
Beynelmilel’de film müziklerinde de isminiz geçiyor. O süreci biraz anlatabilir misiniz?
- Aynı zamanda müzisyenim. Nota, solfej bilgim yok ama cümbüş, keman ve bağlama çalarım. Öğrencilik yıllarımızda pavyonlarda çalışırken öğrendiğimiz bir durumdur bu. Filmde müzik kullanımı bakımından kendimi aşırıya kaçmış hissediyorum. İşte burada kendimi Brecht’in ruhuna bir miktar ihanet etmiş sayıyorum. Filmde bir duyguyu yeterince çıkartabildiğinden şüpheye düştüğün yerlerde müzikle takviye edersin. Beynelmilel’de bir iki sahne var ki, utanıyorum bu müziği neden bu kadar çok fazla kullanmışım diye. Ama müzik hiç girmemeli diyen ekolden de değilim. İdeali, müziğin sinemanın önüne geçmeyecek şekilde kullanılmasıdır.
“Önceliğim her zaman siyaset”
Sanatta kendinizi ifade etmek daha kolay değil miydi? Siyaset yerinizi keskinleştirerek, size bir sınır çizmiyor mu?
- Haklısınız ama ben zaten köken olarak sanattan değil siyasetten geliyorum. Bu anlamda siyaset benim sonradan yaptığım bir şey değil. Siyasetin çizdiği çerçeve onu nasıl kullandığınıza bağlıdır. Ben aslında sinemayı, siyasi emellerime alet etmiş birisiyim.
-İlk defa cezaevine 16 yaşında girdim. O günden bugüne aynı çizgide duran bir siyasi duruşum var. Araya bir fragman olarak sanatı aldık. Yine alabiliriz. Bu belki bir roman belki bir film olur. Ancak bu anlamda her zaman birincil önceliğim siyasi uğraşımdır.
“Bir Ankara hikayesi çekmek istiyorum”
Milletvekilliğiniz devam ederken, yakın bir gelecekte uzun metrajlı bir film düşünüyor musunuz?
- Elimde bir roman var. Önce onu bitirmek istiyorum. Daha sonra hazır buralardayken bir Ankara hikâyesi çekebilirim.
Müslüm Gürses biyografisi ve Maraş Katliamı’yla ilgili projelerinizi gerçekleştirmeyi düşünüyor musunuz?
- Müslüm Gürses’ten vazgeçtim ama Maraş’ı çekmek istiyorum. Müslüm Baba banka reklamlarında oynayınca vazgeçtim. Senaryo, tam da bunu yadsıyan bir karakter üzerineydi. İnsanları filmin samimiyetine ikna edemem diye düşündüm.
Senaryo yazma nedenlerinizden birinin 12 Eylül’e olan öfkeniz olduğunu söylemiştiniz. 12 Eylül’ü konu alan filmler hep dram ağırlıklı, Beynelmilel ise mizah. Oysa o filmlerin yönetmenleri ile sizin hayat hikâyeleriniz bunun tam tersi. İsteseydiniz, çok daha sert bir film yapabilirdiniz. Bu tercihiniz bilinçli miydi, yoksa hikâye mi öyle gerektirdi?
- Ben 40 yaşından sonra sinemaya heveslendim. Sinemayla alaylı ya da mektepli bir ilişkim yok. Barış Pirhasan’ın Senaryo Atölyesi’nde kendisine öğrenci olmaya gittiğimde, Barış Pirhasan, ‘Neden sinema?’ diye sormuştu. ‘Vallahi öfkem var’ demiştim. O da ‘Başlamak için iyi bir sebep’ demişti. O eğitimin sonunda Barış’ın bana kattığı en temel şey, öfkenin böyle bir yolculuğa başlamak için iyi bir sebep olduğu, devam ettirmek içinse engel olduğu bilgisidir. Dolayısıyla, Barış bana öfkemi muhafaza etmem ama sanatsal bir üretimde öfkemle arama bir mesafe koymam gerektiğini öğretti.
İkinci nedense, mizah çok etkili bir muhalefet silahıdır. Tarihinde diktatörlük olan her yeri inceleyin şunu göreceksiniz; muhalefet ilk olarak mizah ve mizahçılar tarafından başlatılmıştır. Ne zaman bir ülkede mizah muhalefet yapmaya başlar, o ülkedeki diktatör için geri sayım başlamış demektir. Bizim tarihimize de baktığınızda, bütün sultanlara ağırlıklı olarak mizah yoluyla kafa tutulmuştur. Timur’un karşısına Nasreddin Hoca çıkar. Bektaşi diye bir tiplememiz vardır ki bütün egemen anlayışlara muhalefet etmektedir.
Dünyaya da baktığımızda Hitler’in günleri Şarlo ile geri sayılmaya başlanmıştır. İşte ben de mizahın böyle etkili bir muhalefet dili olduğunu bildiğim için bu tarafa yöneldim. Ama bu arada mizahla gülünç olma arasında çok ince bir çizgi var. Cıvık mizah yapmadan, gülünç olmadan mizah yapabilmek de ciddi bir çaba gerektirmektedir. Zannedildiği gibi kolay bir iş değildir.
Ayrıca, hayatın diyalektiğine baktığınızda, salt acı yoktur; salt güldürü de yoktur. Bunlardan herhangi birinin salt olması durumu patolojik bir haldir. Hatta Beynelmilel’de karakterlerden Gülendam bunu ‘Ağlamak gülmenin kardeşidir’ diyerek ifade eder.
“Öyle bir film yaparsınız ki artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz”
Sanatla siyaset arasındaki ilişki hakkında ne düşünüyorsunuz? Örneğin İki Dil Bir Bavul filmi anadilde eğitim konusunu ele aldı ve bu alandaki sorunlara ilişkin bir farkındalık yarattı. Sizce sanat siyaseti yönlendirebilir mi?
- Sanatla siyasetin farkı şudur; Sanat sorunu sadece görünür kılar. Siyasetin ise sorun çözmek gibi bir yükümlülüğü ve gücü vardır. Aradaki en temel fark budur. Bu, birinin önemsiz, diğerinin önemli olduğu anlamına gelmez çünkü bir sorun, görünür olmadıkça o soruna bir çözüm bulunamaz. Görünür olmaktan kast ettiğim, sizin de söylediğiniz farkındalık yaratmaktır. Bunu sanat siyasetten daha iyi becerir çünkü duygulara ve algılara hitap eder. Siyasetin dili kurudur, sanat ise kalbe dokunur. Farkındalık yaratma gücü de buradan gelir. Öyle bir şey yaparsınız ki artık hiçbir şey eskisi gibi olamaz. Anadil konusunda böyle bir film yapmışsanız, artık hiç kimse: ‘Bunlar bilinmeyen bir dilde konuşuyorlar.’ diyemez. Siyaset de bu farkındalık üzerinden sorunu çözme yoluna gider.
Sizin gibi ‘öfkesi olan’ insanlar daha sanatsal, dramatik filmlere yönelirken siz kitlesel filmler yapıyorsunuz. Bunun sebebi nedir?
- Doğrusu, sanat filmi, festival filmi ya da piyasa filmi gibi kategorizasyonlara inanmıyorum. Çok sanatsal bir işin çok fazla izleyeni olabilir ya da ‘piyasa’ tabir edilen bir filme 5 kişi bile gitmeyebilir. Burada ayırt edici nokta ve yanlış algılama şudur; sinemayı resimden ya da romandan ayıran nokta maliyetli bir iş olmasıdır.
Genelde derdi çok olanın parası az olduğundan, bir yapımcıyı yaptığınız işe ikna etmek zorundasınız. Yapımcı da sizin işinize bir yatırım gözüyle baktığı için kendi açısından daha popüler öğelerle filme müdahale etmek ister. Yapımcı ile yönetmen arasında bir mücadele başlar. İki tarafın kesiştiği yerde ise film ortaya çıkar. Ben de bu mücadele sırasında Beynelmilel’in finalini değiştirmek zorunda kaldım.
Sene 2006. TCK’nin 301. maddesinin çok sık uygulandığı, Hrant Dink’in de bu maddeden yargılandığı yıl. Politik olarak o final yapımcıya büyük cezai sorumluluklar getirebilecek durumdaydı. Yapımcı da böyle bir hukuki cezayı yaşamak istemediğini belirtti. Bu yüzden, filmin 25 dakikasını attık, 7 dakika ek çekim yaptık. Onun da sebebi finalinin değiştirilmesiydi.
“Beni güldürmeyen şeye güler geçerim”
Engin Günaydın’la, Zeki Demirkubuz’un son filmi hakkında söyleştiğiniz bir videonuz var. Esprili bir dille ‘Bence Zeki hümanist değil. Bir insan bir insana hiç böyle muamele eder mi?’ diye soruyorsunuz. Engin Günaydın da ‘Yönetmense eder’ diye yanıtlıyor. Sizin yönetmenliğiniz nasıldır?
- Setler, tırnak içine alarak söylüyorum ‘faşist’ ortamlardır. Yönetmen her şeyin tek hakimi şeklinde bir algılayış biçimi vardır. Biraz da böyledir çünkü film kötü olduğunda ya da derdini anlatamadığında kimse gidip ışıkçıdan hesap sormaz, herkes yönetmene söylenir. Bu yüzden yönetmenler biraz fazla telaş ederler. Genelde böyle bir yaklaşım vardır fakat ben buna inanmam.
Film çekmek kolektif bir üretimdir ve tüm kolektif ürünler gibi bu da bir zincir şeklindedir. Zincirin halkaları koparsa faturasını bütün ekip öder. Yönetmene bu kadar mana yüklenmesini doğru bulmuyorum. Yönetmen bir hayal kurar, bu hayal bir düş biçimindedir. Önemli olan yönetmenin ekibine bunu ne kadar iyi anlattığıdır. Işıkçısı, sesçisi, hatta çay getireni bile yönetmeni çok iyi anlamalı. Dolayısıyla yönetmen zaten hayalini iyi anlatabildiyse bu bütün ekibe bir yol haritası, bir pusula olur. Bağırıp çağırmasına gerek yoktur. Birazda mizaçla ilgilidir, ben günlük hayatta da kimseye bağıran kızan bir adam değilim. Setimde de böyle oldu. Biz güle oynaya bir film çektik.
Sanatınızda Brecht ekolüne mensupmuşsunuz. Bunun sebebi toplumu dönüştürme etkisine olan inancınız mı?
- Brecht’i diğerlerinden ayıran en önemli nokta, katharsis’i reddetmesidir. Seyircisine der ki ‘Sen bir oyunu izleyip ya da bir metni okuyup, günahlarından arınıp rahatlayıp gidemezsin’. Burada sanat sarsıcı, yeni sorular sorucu ve mevcut manüpülatif algıyı bozucu bir işlev görmelidir. Bu yönüyle hepimiz Elhamdülillah Brecht’yeniz. Beni daha çok etkileyen tarafı ise, yine tiyatro metinleri için söylediği ‘Beni güldürmeyen şeye güler geçerim’ lafıdır.
Beynelmilel’de film müziklerinde de isminiz geçiyor. O süreci biraz anlatabilir misiniz?
- Aynı zamanda müzisyenim. Nota, solfej bilgim yok ama cümbüş, keman ve bağlama çalarım. Öğrencilik yıllarımızda pavyonlarda çalışırken öğrendiğimiz bir durumdur bu. Filmde müzik kullanımı bakımından kendimi aşırıya kaçmış hissediyorum. İşte burada kendimi Brecht’in ruhuna bir miktar ihanet etmiş sayıyorum. Filmde bir duyguyu yeterince çıkartabildiğinden şüpheye düştüğün yerlerde müzikle takviye edersin. Beynelmilel’de bir iki sahne var ki, utanıyorum bu müziği neden bu kadar çok fazla kullanmışım diye. Ama müzik hiç girmemeli diyen ekolden de değilim. İdeali, müziğin sinemanın önüne geçmeyecek şekilde kullanılmasıdır.
“Önceliğim her zaman siyaset”
Sanatta kendinizi ifade etmek daha kolay değil miydi? Siyaset yerinizi keskinleştirerek, size bir sınır çizmiyor mu?
- Haklısınız ama ben zaten köken olarak sanattan değil siyasetten geliyorum. Bu anlamda siyaset benim sonradan yaptığım bir şey değil. Siyasetin çizdiği çerçeve onu nasıl kullandığınıza bağlıdır. Ben aslında sinemayı, siyasi emellerime alet etmiş birisiyim.
-İlk defa cezaevine 16 yaşında girdim. O günden bugüne aynı çizgide duran bir siyasi duruşum var. Araya bir fragman olarak sanatı aldık. Yine alabiliriz. Bu belki bir roman belki bir film olur. Ancak bu anlamda her zaman birincil önceliğim siyasi uğraşımdır.
“Bir Ankara hikayesi çekmek istiyorum”
Milletvekilliğiniz devam ederken, yakın bir gelecekte uzun metrajlı bir film düşünüyor musunuz?
- Elimde bir roman var. Önce onu bitirmek istiyorum. Daha sonra hazır buralardayken bir Ankara hikâyesi çekebilirim.
Müslüm Gürses biyografisi ve Maraş Katliamı’yla ilgili projelerinizi gerçekleştirmeyi düşünüyor musunuz?
- Müslüm Gürses’ten vazgeçtim ama Maraş’ı çekmek istiyorum. Müslüm Baba banka reklamlarında oynayınca vazgeçtim. Senaryo, tam da bunu yadsıyan bir karakter üzerineydi. İnsanları filmin samimiyetine ikna edemem diye düşündüm.
Cansu AKKUŞ, Ezgi BORA, Can KARAKULLUKÇU, Yudum KAVUÇUKER, Can MERİÇ
20 Ekim 2011 Perşembe
"Türkiye'de Mesele İslam Yahut Siyasal İslam Değil, Türk-İslam Zihniyetidir "
Mesele Dergisi'nde yayınlanan Sarphan Uzunoğlu'nun yaptığı röportaj...
'SİVİL CUMA NAMAZLARI DİN YORUMUNDAKİ TEKELE YÖNELİK BİR İTİRAZDIR'
Yine bu dönemde siyasal alanda İslam'ın Ramazan ayındaki lüks otel iftarları protestoları konuşmaya başladık. Aralarında sizin de bulunduğunuz, İhsan Eliaçık'ın etrafında şekillenen ya da böyle yansıtılan bir çevre Eliaçık'ın sosyal islam tanımının etrafında Kürt Meselesi'ni tartışmaya başladı. Öncelikle soralım, burjuva islami nüfusun böylesine görünür olduğu ve nüfusça arttığı bir dönemde İslam'da toplumcu vurgunun ortaya çıkması tesadüf mü, yoksa bu bir tepki hareketi mi?
Sadece bu ülkenin değil, her ülkenin Müslümanı farklıdır. Bütün Müslümanların aynı olabileceğini veya olması gerektiğini söylemek, bir tür yirminci yüzyıl takıntısıdır. Bu yaklaşım ilk teorik ifadesini aslında Hıristiyanlıkta bulmuştu. 1920'lerde ABD'deki Protestanlar arasında ortaya çıkan köktencilik yani fundemantalizm akımı, aynı din içinde farklı kültürel yaklaşımları eleştiriyordu. Daha sonra yeni-köktenci akımlarda varlığını sürdüren bu yaklaşım, İslamcılığın çeşitli biçimlerinde de görülür. Yani bu tür dincilik, kültürcülüğü bir tehdit, hatta baş düşman olarak algılar, mesela tasavvufu, sufiliği dindışılık olarak damgalamaya kadar gidenler vardır. Bu topraklar Babailerin, Şeyh Bedrettinlerin, Alevi başkaldırılarının tarihini barındırır. Bu devrimci gelenek tarih yazımında hasıraltı edilmiş, en iyimser biçimiyle egemen İslam tarihinin negatif dipnotu vazifesi görmüştür. Kaldı ki, İslam denince akla sadece Altıncı Filo'ya karşı çıkan solculara saldıranlar gelmemeli. Günlük hayatında geleneksel İslamı yaşayan sıradan Müslümanın vicdanı ve beklentisi ile iktidar atının dizginlerine sarılmış yüksek sınıf İslamcılığını aynı kefede görmemek lazım. Her şeyden önce insafsızlık olur bu.
Hayat, tek bilinmeyenli bir denklem değil ki, aynı dili kullanan insanların hemen her konuda anlaşması mümkün olsun. Ayrıca ortada aynı dil mi yoksa benzer bir retorik mi söz konusu, bunu da düşünmek lazım. Kürt kadınların barış hususunda seslerinin çok cesur ve gür çıktığı ortada. Lakin İslamcı kadınların istisnalar dışında bu sese pek iştirak etmedikleri de ortada. Belki de iki farklı varlık âlemi söz konusu.
İslam söz konusu olduğunda, meseleyi dindarlar ve dindar olmayanlar diye düşünmemeliyiz. Çünkü İslamcıların kendi içinde de uzlaşmaz farklılıklar ortaya çıkabiliyor. Daha yakından baktığımızda bütün meselenin, sağcılık ile solculuk, yani sermayeden veya emekten yana olmakla ilgili olduğunu görürüz. Sağcılık ister dinsel ister laik söylemle gelsin, her zaman düzenin bekasını gözetir. Oysa solculuk, farklı bir yolda, yoksulların ve ezilenlerin yolunda ilerler. Bu solcu yani emekten yana çabaya sarılanların dindar veya laik olması o kesimlerin kendi tercihidir ve kimseye karşı bir ön şart olamaz. Ne murad ederseniz onu elde eder veya o yolda gelişme sağlarsınız. Sosyal İslam dediğiniz ve esasında yoksulları ve toplumun ezilen kesimlerini gözeten hassasiyet, bu topraklarda uzun süredir görülmeyen farklı bir dinselliği barındırmaktadır. Onların işi daha zordur, çünkü mücadele ettikleri sağcılık, onların sarıldığı inancı kendine bayrak edinmiştir. İnsanın dili varmıyor söylemeye, ama sanki bu sağcılık, Hz. Ali'nin yoksul askerlerine karşı mızraklarına Kur'an sayfaları takan Muaviyecilik gibidir. Dinin içindeki sağcılık ve solculuk tartışmasının Kürt meselesine değdiği yerde tereddüde mahal yok. Kürt meselesinin çözümü konusunda kim samimi olarak el uzatırsa sarılmak gerekir, yeter ki bu savaş bitsin, kan dinsin.
Bir Müslümanın askerlik ve Devletin Kürtlerle savaşı konusundaki algısı da sonuç olarak zorunlu olarak tabi tutulduğu milli eğitim sürecinde gelişiyor. Öyle ya da böyle toplumun hiçbir kesimi eğitimden kendini uzak tutamıyor. Bu şartlar altında yeni bir dil oluşturmanın yolu nereden geçiyor? Ya da bir dil oluşturmak tek başına bir değişim için yeterli midir?
Sırrı Süreyya Önder Mesele Dergisi ile yaptığı röportajda Türkiye'de sorunun İslam ya da siyasal İslam değil Türk- İslam zihniyeti olduğunu söyledi.
Mesele'nin 58. sayısında Türkiye'de İslami burjuvazinin yükselişi ve Müslüman kimlikli siyasetlerin kapitalizmle barışıklığı üstüne, Ramazan ayında yapılan plazada iftarları protesto eden eylemleri de vesile ederek sosyal İslam ve solu tartıştık. Kürt hareketi ve solun önemli isimlerinden olan ayrıca dindar kesimin de takip ettiği İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder'leyse işin Kürt hareketine bakış boyutu, sivil itaatsizlik ve İslamcı kitlelerdeki bölünmenin gidiş yönünü konuştuk...
Türkiye, Cumhuriyet tarihi boyunca Dış ve İç Politikası'nda İslami Dinamiklerin en etkin olarak kullanıldığı süreçlerden birini belki de en gözle görülür olanını yaşıyor. Bir yanda Kürt Hareketi Sivil Cuma'larla devletin tekelinde milliyetçileşmiş dini propaganda sürecine tepki koyarken öte yanda Erdoğan din bayrağıyla Orta Doğu'da yeni bir emperyal plan ortaya koyuyor. Ne oldu da İslam seküler ve muhafazakâr güçlerce aynı anda bir politika alanı olarak tekrar gündeme getirildi?
Dinselliğin hem siyasette hem de toplumda daha belirgin hale gelmesi, bugün egemen dinsel söyleme karşı, o alan içinde de muhalif seslerin çıkmasına yol açıyor. Sivil Cuma ve benzeri çıkışlar, din yorumundaki tekele yönelik bir itirazdır. Din yorumundaki bu tekel, İslamiyetin dokusunu zedeleyen, aslında zedelemekle kalmayıp onu düpedüz bozan Türk-İslam sentezinin sığlığından beslenir. Sivil itaatsizlik eylemleri kapsamında gerçekleştirilen Sivil Cuma çıkışının, Türk-İslam sentezinin kurumsal ve söylemsel özünü sarsan bir yanı var. Hemen tepkiyle karşılanmasının bir nedeni budur. Başbakan "dinde bölücülük uyguluyorlar" demişti. Oysa dinin bölünmesi değil, "ayrışması" söz konusu burada. Hakiki İslam ve hakiki olmayan İslam türü bir ikilikten bahsetmiyorum. Sivil Cumalar çok daha köklü ve temel bir itirazı barındırıyor; tarihsel, siyasal ve kültürel kireçlenmeyi kırıyor. Ve zaten sağ liberaller tam da bu nedenle Kürt hareketine yüklendiler. Tipik eleştiri yöntemlerini kullanmaktan geri kalmadılar. Eylemi derhal Kemalizm ile ilişkilendirdiler. Bu da, eylemi itibarsızlaştırmanın bir yoluydu tabi. Egemen dinsellik zihniyeti, dini kendi anlayışıyla tek bir yoruma tabi kılmaya çalışır ve bunun dışındaki yaklaşımları şiddetle eleştirir, o kesimleri siyasi dille "ayrımcılıkla" ve dinsel dille "bidat" ile suçlar. Çünkü egemen anlayışın, kendi etkinliğini sorgulayan dinsel yaklaşımlara tahammülü yoktur. Eskiden Kemalist rejim dinsel temelli itirazlara karşı böylesine sert iken, bugün dindarlık diline sarılan yeni rejim de, kendilerine dönük Sivil Cuma benzeri toplumsal itirazlara aynı şekilde tahammülsüz ve dışlayıcı olabiliyor. Bu kargaşa içinde, İslam'ın özüne sahip çıkmaya çalışan dindarlar da, kendi yorumları gereğince "İhdinas sirat-el müstakim" yani "Bizi doğru yola ilet" diyorlar, hakkaniyetli ve adil bir yolu kendileri açmaya çalışıyorlar.
Öncelikle İhsan Eliaçık hakkında bir tek şey söylemek gerekiyor; inandığı gibi yaşayan bir insan. Diğer İslam aydınlarının bir çoğu gibi yaşadıklarına inanan birisi değil. "Sistem" in içine girmeyi red ediyor. Sistem içi müslümanların hışmını çekmesi bundandır. Gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki o nereye çağırırsa tereddütsüz giderim. "Fekk-u regabe- Kölelere özgürlük" diyen islami itirazın en erdemli temsilcilerinden birisidir. Öte yandan Yrd. Doç. Deniz Yıldırım'ın Birgün Gazetesinde konuyla ilgili çarpıcı bir tesbiti var. Ramazan ayında, oruç bahsindeki en temel gerçekliği yani sinıfsallığı göz önüne seriyor. "Memleketin genelinde hutbelerin ortak yanı, Müslüman öznenin mülk sahibi olarak kurgulanmasıyken, ezilenlerin de "Müslüman" kimliğin dışında tutulan yoksullar olarak nesneleştirilmesi. Mülklü Müslümanı özneleştirip mülksüzleri nesneleştiren bir sınıf hiyerarşisinin yeniden üretilmesi sözkonusu olan. Bu yeni bir olgu değil, ama giderek daha açıktan konuştuğu kesin."
'KÜRT MESELESİ HEM SINIFSAL HEM DE ULUSAL BİR MESELEDİR'
Ülkedeki duruma gelirsek... Yükselen zümrelerin mal mülk sevdasına bilinçli bir karşı çıkış söz konusu. Eskiden sermaye sahibi kesimler dinsel retoriğe sarılmaz, bu temeldeki muhafazakâr değerleri bayrak edinmezlerdi. Ama gelişen yeni zenginler ve soylular sınıfı, bir yandan dindarlığı sahiplenmekte, diğer yandan develerinin yükünü artırmaktadır. Bugün görünen çelişki ve çekişme dinsel görünümlü olabilir, ama aslında sınıfsal ve toplumsaldır. Dinsellik bunun söylemidir sadece. Bu hakikati asırlar önce İbni Haldun da söylemiş, Hz. Ali ile Muaviye arasındaki çatışmanın bir koltuk kavgası değil, farklı toplum kesimlerinin savaşı olduğunu belirtmişti. Bugün dinsel söylemle koşut gelişen zenginlik, gariplerden yana olan dindar kesimlerin eleştirilerine muhatap olmaktadır. Yeni zenginlerin iki özelliği söz konusu: Bir yanda mala mülke sevdalı, diğer yanda ABD merkezli küresel imparatorluğa göbekten bağlılar. Ama dillerinden de dini eksik etmezler. Ali Şeriati'nin dediği gibi "Hüseyin için ağlar, Yezid ile işbirliği yaparlar". Türkiye'de mesele İslam yahut siyasal İslam değil, çok güçlü bir tarihsel arka planı olan Türk milliyetçiliği ve buna bağlı Türk-İslam zihniyetidir. Kürt meselesi hem sınıfsal hem de ulusal bir meseledir. Bu nedenle, meseleye yalnızca sınıfsal bir perspektiften bakmak, yalnızca ulusal bir perspektiften bakmak kadar eksiktir. Yani Kürt meselesi salt iktisadi bir eşitsizlik meselesi değildir. Egemen zihniyete karşı çıkan muhalif İslami söylemlerin bu iki yanı göz önünde bulundurması icap etmektedir.
Sizce Türkiye Cumhuriyeti'nde yaşayan Müslümanları İslam Coğrafyası'nın diğer nüfuslarından ayıran özellikler var mı? Bu özelliklerin toplumsal bir dayanışma kültürü yaratılabilmesi konusunda avantaj ya da dezavantaj olabileceğini söyleyebilir miyiz?
Bugün Kürt nüfusunda kadınların özgürleşmesi önemli bir gerçeklik. Öte yandan, Müslüman kadınların da temsilinin arttığı bir dönemdeyiz. Barış için bir araya gelen kadınların oluşturduğu inisiyatifler barış konusunda en kararlı sesi çıkaran konumdalar. Bu iki kitle birbirine nerede uzak duruyor olabilir? Neredeyse aynı dili kullanan ve 'barış' diyen, sorunu milliyetçilikten ve devlet dilinden uzakta çözmek isteyenler için bir uzlaşma noktasının yaratılmama sebebi ne? Kadın hareketlerinin etkinliklerinde mi bir problem var yoksa niyetlerde mi üstü kapalı bir tereddüt söz konusu?
'ÜLKEMİZDE GERÇEK ANLAMDA ÜMMETÇİLİK ASLINDA ÇOK ZAYIFTIR'
Kürt kadınları daha seküler diyebileceğimiz söylem alanı içindeler. İtirazlarını ve karşı çıkışlarını bu alana yaslanarak gerçekleştiriyorlar. İslamcı kadınlarsa daha dinsel bir söylem içindeler. Burada sekülerlik ve dinsellik geriliminden söz etmiyorum. Demin dediğim gibi, daha başka bir durum var. Buradan dil meselesine dönecek olursak... Bir kelimeden bin anlam çıkabilir, bugün dindarlığı önemseyen kesimlerin o dindarlıktan anladıkları da bu yüzden farklılaşabilir, özellikle siyasi konulara gelince. Çünkü dinsel yaklaşımlardan ziyade bugün farklı politik yaklaşımlar daha belirleyici olabiliyor. Türkiye'de İslam'ın tarihsel gelişim sürecinin en önemli sorunlarından biri, Osmanlı geleneğiyle iç içe geçmiş olmasıdır. Bu yüzden ülkemizde gerçek anlamda ümmetçilik aslında çok zayıftır. Ümmetçilikten Osmanlı geleneğinin canlandırılması anlaşılır. Burada uluslarla bir eşitlik idealinden ziyade, diğer İslam ülkeleri üzerinde eşit olmayan bir liderlik yani üstünlük hayali yatar. Son gelişmelerde de görüyoruz, emperyalizm coğrafyamıza kendince yeniden biçim verirken, bizim aktörler sanki kılıç kendi ellerindeymiş gibi hevesle öne atılıyorlar.
Sosyal İslam etrafında oluşturulacak dil ve eylemliliğin burjuvalaşan ve kapitalizmle alıp veremediği olmayan İslam için bir kırılma yaratabilir mi? Bu dilin etrafında oluşacak bir eylemlilik ve örgütlülükle Türkiye'nin asli problemi olarak ortaya çıkan Ulus devlet ve bağlantılı olarak Kürt sorununun çözülmesi konusunda bir iş birliği sizce mümkün olabilir mi?
'SAĞCILIK İSTER DİNSEL İSTER LAİK SÖYLEMLE GELSİN, HER ZAMAN DÜZENİN BEKASINI GÖZETİR'
21. yüzyıla girerken bugün Taraf Gazetesi çevresini oluşturanlar militarizm ve çevresindeki tüm o algıyı Kemalizm çerçevesinden okuyorlardı. Bugün Kemalizmin en azından kısmen tasfiye edildiği söylenebilir. Peki militarizmin baki kalmasının ardında ne yatıyor? 12 Eylül 2010 referandumundan 'halk zaferi' çıkaranlar neyi atladılar?
Basit birkaç gerçek var. Türkiye bir NATO ülkesi, ama kuzey Avrupalı diğer NATO üyesi ülkelerden farklı olarak, Ortadoğu'nun kaynayan kazanında yer alıyor. Rejim sorunu, Kürt meselesi, sosyal devletin zayıflığı gibi etmenler söz konusu. Diğer yandan iktidardaki yeni muhafazakâr hükümette yer alan gelenek, her zaman orduyla iç içe yaşamış, onu yüceltmiş ve onun tarafından özellikle 12 Eylül döneminde yüceltilmiş bir gelenek. Kemalizm'le yaşadıkları sorun, devlete dair yapısal bir sorun değil. Kozmik oda şeffaf hale getirilmez, sadece el değiştirir onlarla. Biraz YÖK meselesine benziyor. Yıllarca YÖK'ün anti-demokratik uygulamalarından söz edenler, iktidara kurulunca, sadece YÖK'ün yönetimini değiştirmeyi gerçek değişim diye sundular. O yapının kendisini ve içeriğini dert etmiyorlar artık, aksine sahipleniyorlar.
Bir dil oluşturmanın yolu, her yerden geçiyor. Hayatın her olgusu diğer olguları etkilediğine göre, sadece bir noktadaki değişimi öngörmek dar görüşlülük olur. Yeni dil dediğimiz şey, o dili yaratıp sahiplenecek kesimlerin kendilerini geliştirmeleri ve hatta aşmalarıyla vücut bulabilecek bir şeydir. Bugün tohumları hatta filizleri vardır, henüz her yerde olmasa da.
Yine İslam ve militarizm bakımından sormak istediğim bir şey var: Örneğin vicdani retçi Enver Aydemir'in durumu. Aydemir İslam ve Allah hariç hiçbir şey için savaşmayacağını açıkça beyan etti. Bugün büyük çoğunluğu müslüman olan Türkiye'nin devleti yine çoğunluğu Müslüman Kürt halkıyla savaşıyor. İslamcıların büyük çoğunluğunun bu savaşta devletten taraf olması İslam'ın yeni bölgesel rolünde elde edilecek rolün çekiciliği ve emperyal gücün çekiciliği olabilir mi?
Büyük çoğunluğu Müslüman olan ülkemizde dini hassasiyeti güçlü bir hükümete sahip olan devletimiz, Müslüman bir ülkenin işgalinde rol alır mı? Cevap: Evet. Örnek, Afganistan'dır. On yıldır kimse bunu tartışmıyor, sağcı medyamız ve sağcı yazarlarımız öyle sunuyor ki, sanki biz işgal ordusunda bağbanız, Afganistan'da halka gül dağıtıyoruz. Peki orada diken dağıtanlarla neden kol kolayız, bunu soran yok. Bu yüzden Türkiye'de İslamcılıktan veya dincilikten söz etmek çoğunlukla sağcılıktan söz etmek anlamına geliyor. Sınıfsal olarak sermayenin hayrına dönen bir sistemi aşamazlar ve Batının yörüngesinden uzaklaşmayı yapısal bir hedef haline getirmezler. Sadece dillerinde vardır bu. Ali Şeriati'nin, "vaizlerimiz yoksuldan yana konuşur, ama din hukukçularımız hep egemenlerden yana karar verir" demesine benzer. Yani dinin siyasi politikleşmesi bu iki yan üzerinde işler. Bir yanda, halka onların hoşlanacağı şeyler söylenir, diğer yanda düzenin çarkı aynı şekilde döndürülür. Baksanıza, Libya'ya saldırının üssü olduk, Suriye'yle savaşın eşiğine geldik, yetmemiş olmalı ki son zamanlarda sağcı İslamcı bazı yazarlar açıkça İran'ı hedef gösteriyor. Anlaşılan güzel ve mahzun ülkemizi birilerine kalkan yapmak yetmiyor, bir de onların elindeki mızrağın ucu olmaya heves ediliyor.
Mevcut hükümetin İslam'la kurduğu bağlar hakkında ne düşünüyorsunuz? Neo-Liberalizmin halifesi rolüyle Erdoğan sahiden Orta Doğu lideri olma rüyasına kavuşabilir mi?
Rüyadır, herkese görmek nasip olur. Ter içinde uyandıklarında sakinleşmeleri için şefkat bizdendir, bir tas su uzatırız onlara.
Sosyalistlerin İslam'a bakışı konusunda sizin sol hareketin içinde olduğunuz süreçte sizce neler değişti?
Sosyalistlerin İslam'a dair gerçek tartışması ancak son yirmi yılın politik gelişmelerinden sonra başladı. Henüz bir olgunluk aşamasına geldiği söylenemez. Daha önceki dönemde ülkemizde dinci muhafazakâr hareketler ve politik akımlar olsa da bunlar genelde devletle kol kolaydı veya devleti tehdit edecek bir konumları yoktu. İslamcılığın eleştirisi bu yüzden sol açısından, devlet ve muhafazakârlık eleştirisinin bir parçası durumundaydı. Ama 12 Eylül darbesi, Sovyet Bloku'nun dağılması, 11 Eylül olayları içinde geçen çalkantılı süreçte din olgusu hem ülkemizde hem de yer aldığımız Avrasya yayında yeni Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkasya hattında stratejik bir konum elde etti. Sol artık önüne çıkan bu başat meseleyi enine boyuna tartışmak ve irdelemek zorunda. Bu sadece politik tartışmayla sınırlı bir alan değil, meselenin toplumsal ve kültürel yanları var.
'DİN, SADECE BİR İNANÇ MESELESİ DEĞİL, SOSYAL BİR OLGUDUR'
Bir de solun kendi din algısını tartışmak söz konusu, değil mi?
Marksist geleneğin dine dair yaklaşımları, birkaç paragrafla, hatta cümleyle sınırlı bir şekilde ele alındı. Sanırım, sosyalistlerin bu ülkede dine dair tartışması ve gelişmesi asıl olarak bundan sonra olacak. İki sığ eğilimin aşılması için bu gerekli. Dine yaklaşımda ortaya çıkan iki uç eğilim, aynı yanılgıya sahip: Bir yanda, dinsel her unsuru sadece gericilikle algılayıp, sekter bir karşıtlık ortaya koymak daha çok ulusalcı kesimlerin tercihi. Diğer yanda ise, bugünkü iktidarın yaptığı her şeyi bir tür "halkın kutsal tercihi" gibi yorumlayıp, ona bağlanma noktasına varan ve eleştirel gücünü yitiren liberal eğilim var. Bu iki uç yaklaşımın dışında, üçüncü bir bakışa ihtiyaç var. Sıradan insanların bağlandığı geleneksel dinle değil, sağcı dinciliğin bezirgânlığıyla boğuşan bir bakışa... Din, sadece bir inanç meselesi değil, sosyal bir olgudur. Yani içinde bulunduğu koşullara ve döneme göre karakter değiştirir. O din Ebu Zer'in ve Şeyh Bedrettin'in dilinde eşitlik ve manevi birlik dini olabilir. Veya bugün ülkemizde çokça görüldüğü gibi paranın ve siyasi gücün aracı haline getirilebilir.
Bu süreçte Müslümanlar'ın solculara bakışında meydana gelen değişim neydi sizce?
Büyük değişimler değil, arayışlar söz konusu, sınıfsal bakışı temel alan akımlar açısından söylüyorum. Bu kesimler henüz zayıf, gelişme aşamasında. Ama diğer bir olgu, daha belirgindi: 28 Şubat süreçlerinde pek çok sol aydın ve grup, İslami kesimlerin duyarlılığını gördü, onların sorunlarına hiçbir komplekse kapılmadan sahip çıktı. Ama devir değişti, o zamanın mağdurları, yeni köyün ağaları oldular ve bugün solu neredeyse baş düşman görür hale geldiler. Bu sol karşıtlığını biraz kazıyınca, altından en saf haliyle bir kapitalizm zihniyeti çıktığını görürüz.
Peki bir sosyalisti bir müslümanın gözünde ne muteber kılar? Yahut, sosyalistlerle müslümanların adil bir düzen için kuracakları bir ittifakın temelinde sizce ne yatar? Eylemsel birliktelikler (ibadet, eylem vs.) mi yoksa söylem birliği mi?
Asıl birliktelik, insanın derdine, hiçbir koşul öne sürmeden sahip çıkmakla olur. Bunun yolu ise, toplumdaki gerçek ayrımın nerede yattığını görmekten geçer. Latin Amerika'da direnişçi bir papaza işkence yapan polisler, "Ateist komünistlerle ne işin var?" demişler. Papaz "İnsanlar ateistler ve müminler diye ikiye ayrılmaz, insanlar ezenler ve ezilenler diye ikiye ayrılır," demiş. İşkenceciler "Ama onlar dinin afyon olduğunu söylüyor" diye karşılık vermiş. Papaz net bir şekilde itiraz etmiş: "Bu dünyanın zenginliğini kendilerine alıp, yoksullara ise öbür dünyanın nimetlerini bırakan zenginler dini afyon olarak kullanan gerçek kişilerdir." Meselenin özeti budur.
3 Ekim 2011 Pazartesi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)