18 Nisan 2012 Çarşamba

Evrensel İletişim Fonu'nun Kullanımı ve İnternet Hakkına Dair Soru Önergesi


Aşağıdaki sorularımın Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım tarafından yazılı olarak cevaplandırılmasını arz ederim.
 
Saygılarımla

İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder
 Hükümetiniz ve partinizin geçmiş iktidarları döneminde Türkiye’de E-Devlet uygulamaları birçok konu için kilit işlev görür hale gelmiştir. Bu projeler kapsamında yurttaşların hayatını kolaylaştıran birçok işlem internet üzerinden yapılabilmektedir; ancak şu da bir gerçektir ki Türkiye’nin önemli bir kesimi internet kullanmayı bilmemektedir. Özellikle 45 yaş üstü kesimde ki bu kesim emeklilik gibi devlete dair işlemlerin en üst düzeyde takip gerektirdiği yaşlardadır, internet kullanım oranı %10’dur. İnternete erişimi olmayan köy ve mezraların sayısı ise tam olarak bilinememektedir.

-         Bakanlığınızın, internete erişemeyen yurttaş kalmayacak perspektifiyle ortaya koyduğu projeler ne aşamadadır?
-         Bu projelerde, Evrensel İletişim Fonu nasıl kullanılmıştır, hangi proje için hangi kuruluşa ne gibi bir fon ayrılmıştır?
-         Ocak ayında ilan edilen 2500 yerleşim birimi hariç Türkiye’de internet ulaşmamış kaç yerleşim birimi vardır?
-         Bu yerleşim birimleriyle ilgili projeler geliştirmeyi düşünüyor musunuz?
-         İnternete erişim kadar kullanıma açık bilgisayar benzeri aygıtlar da internet ulaştıracağınız alanlarda sorun olacaktır. İnternetin kullanılabilmesi için bir yöntem yahut strateji geliştirdiniz mi?
-         Devletin görevi, interneti sansürlemekten ziyade onu erişilebilir kılmak değil midir?

15 Nisan 2012 Pazar

"Bana bir avans verin size nasıl vekillik yapılır göstereyim " - Radikal


Radikal yazarı ve yönetmen Sırrı Süreyya Önder'i içimiz kan ağlayarak uğurluyoruz. Çünkü o artık BDP'den bağımsız milletvekili adayı. Biz onu niye bu kadar çok sevdik, cevabı bu röportajda.

Sizin Kürt olduğunuzu zannediyor herkes, neden?
Kürt meselesine gösterdiğim yakınlık ve duyarlılık herkeste böyle bir algıya sebep oldu. Adıyaman’da 15-20 tane Türkmen aile vardır. Hem ana hem baba tarafım bu ailelerden gelmedir. Dolayısıyla Türk’üm ama orada asimilasyon tersine çalışmış! Öyle diyeyim.
Nasıl bir ailede büyüdünüz?
Adıyaman’ın merkezinde doğdum. Babam hem berberdi hem de arzuhalci. Aynı zamanda da 1960’lardaki Behice Boran’lı Türkiye İşçi Partisi’nin Adıyaman kurucusu ve il başkanı. Öldü ben 8 yaşındayken. Sirozdan. Sonra annem ve dört kardeşim dedemin evine sığındık. Dedem de solcu bir adamdı ama İşçi Partili değildi. CHP’liydi.
Nasıl geçiniyordunuz?
Ben 8 yaşında fotoğrafçıya çırak olarak girdim. Adıyaman’ın iki fotoğrafçısından biri. Haftada 125 kuruş alıyordum.
Ne yaparak?
Su getir, orayı süpür… İlkokulu bitirdiğimde kalfa olmuştum. Rötuş yapıyordum fotoğraflara.
Siz kardeşler arasında en büyük müsünüz?
Evet. Onlar çok küçük olduğundan çalışmazdı. Lise ikiye geldiğimde fotoğrafçılıktan aldığım para evi geçindirmeye yetmiyordu. 16 yaşından önce asgari ücret alamazdınız. 16’yı bitirince Sıtma Savaş ve Eradikasyon’a mevsimlik işçi olarak girdim.
Niye orada çalıştınız? E Adıyaman’da sıtma vakası çoktur. Çok olan yerde de sıtma savaş vardır. Biz de sırtımızda 40 kiloluk pirinç bronz pulvarizatörle ilaçlama yapıyorduk. Çukurova’ya pamuk işçiliğine gitmiş olanların parmağından kan almışlığım da vardır tabii. Yaz tatillerinde ve 15 gün de okulun başlangıcından çalarak çalışırdım. İyi para kazanıyordum ama. 1100 lira filan. Amcam öğretmendi, ondan fazla maaş alıyordum. Çünkü sendikalıydık.
Sendikacılık ergenlik döneminizde başlıyor yani…
Tabii. Sıtma işçileri olarak devrimci bir sendikaya girdik. İşyeri temsilcisi olmuştum. Fakat Milliyetçi Cephe hükümeti kurulunca beni attılar işten. Ben de kirvemin oğluyla bir lastik tamirci dükkânı açtım.
O niye?
Çünkü bir balyoz ve bir levye, o dükkânı açmak için kâfiydi. Liseyi bitirene kadar hem lastik tamirciliği yaptım hem de amatör olarak fotoğraf çektim. O zaman Türkiye’de nüfus cüzdanları değişmeye başlamıştı. Çok yapraklı cüzdanlardan tek yapraklıya geçiş… Fotoğrafçıda kalfalık yaptığım dönemde 3 yıllık harçlıklarımdan arttırdıklarımla aldığım çakma Mamiya bir makinem vardı, Lübitel marka. Hafta sonları köyleri gezer, şehre inemeyenlerin vesikalıklarını çeker, tab ettirdikten sonra da teslim ederdim.
Tüm bunlar arasında Ankara Siyasal Fakültesi’ni nasıl kazandınız?
Bende üniversite kazanacak bir adam hali yok mu? Okula yarım yamalak gidiyorum gibi görünse de çok sıkı bir öğrenciydim. Söylemesi ayıp, liseye kadar hep çok iyi derecelerle bitirdim. Lisede çatışma ve can güvenliği sorunu başlamıştı. Biraz tavsadı ama Siyasal’a da üstlerden bir sırada girdim. Birkaç başarı bursu almıştım o zaman.
Aileniz Ankara’ya gitmenize ses çıkarmadı mı?
Yok çünkü kardeşim de çalışacak yaşa gelmişti. Ayrıca Ankara’da da hem çalışıp hem okuyordum.
Ne zaman ve niye hapse girdiniz?
Yıl 1981. Üniversite ikinci sınıftayım. 12 Eylül’e karşı direnen örgütlü bir siyasal yapının içindeydim. Cuntayı protesto ediyorduk, geceleri duvarlara yazı yazıyorduk, pankartlar asıyorduk. Sonra bir gün yakalandım. Mamak’a gönderildim. Örgüt üyeliğinden 16 yıl ceza aldım, daha sonra Yargıtay bozdu. 12’ye indirildi. Mamak’tan sonra Ulucanlar ve Haymana Cezaevi’nde de yattım.
Hatıralarınız çok mu berbat?
16 kişiye göre yapılmış bir koğuşta 120 kişi kalıyorduk. Balık istifi yatıyorduk. Buna rağmen güzel anılarımız var. Bütün ülke büyük bir suskunluğa bürünmüşken itiraz eden kim varsa cezaevindeydi. Orada da itirazımızı direnişlerle, açlık grevleriyle sürdürüyorduk.
Çok işkence gördünüz mü?
Herkes gördü o dönem. Bunları anlatmayı sevmiyorum çünkü 16 yaşında idam edilen, işkencede öldürülen insanlar varken kalkıp “Bize de şunu yaptılar” demek ayıp geliyor.
Sizde hiç cezaevi travması olmamış gibi konuşuyorsunuz?
Travma dediğin şeye ben ömrümde hiç düşmedim. Depresyondayım, bunalımdayım diyorlar. İnsan niye bunalır ben onu anlamamışım hiç. Mesela savaş bölgesine giden gazetecilerin ruhsal durumu bozulur. Niye? Çünkü o savaşın parçası değil, izleyicisidirler. İnandığın bir savaşın tarafıysan ve haklı bir savaşsa bu, niye travmaya düşecekmişsin? Onurlu yaşamayı gözetiyorsan insan ömrü çok uzun bir süre.
Sizin gibi o dönemin devrimcilerinin bazıları bugün “Biz ne beyhude çabalamışız, zaten bu millet bizim hayal ettiğimiz dünyayı istemiyormuş” diye söylenir. Siz?
Öyle diyenlerin temel eğitimlerinde sorun var demektir. Bilanço hesabına dayanan bir ilişki değildir senin halkla kurduğun ilişki. Çok uzun soluklu, sabırlı çabayı gerektirir. Asıl problem başka…
Nedir?
Eğer sen sosyalist olmayı içselleştirememişsen, “Halkımız bizi anlamadı” diye dönersin. Bir ömür uğraşırsın, halk da senin yaptıklarından hiçbir şey anlamamış olabilir. Ama bir sosyalist olarak bir ömrü ikmal etmek büyük bir kazançtır. Erdemli bir yurttaş olarak yaşayıp ölürsün, bunun keyfi bile yetmeli bir insana.
Sosyalist olmayan erdemli değil mi?
Olmaz olur mu? Ama sosyalist olmak bundan biraz daha fazlası. Temelde emeğin sömürülmesine itiraz etmek, herkes için adil, eşit ve özgür bir dünyayı savunmak demektir. Sosyalizmin bilimsel olarak önerdiği dünyayı bilmeden de hayatını böyle inşa eden insanlar vardır. İşin aslı bir sistem meselesi. Elbette insanın erdemli olması için sosyalist olması gerekmez ama her sosyalist erdemli olmak zorundadır.
İmkânlarınız olsa, yeni Türkiye sistemini nasıl inşa ederdiniz? 
Eğitimin, sağlığın, iletişimin bütün yurttaşlar için eşit ve parasız olmasını sağlardım. Bu toplumda sadece dört kesimi imtiyazlı sayardım: Kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve engelliler. Betonların istila etmediği herhangi bir kara parçasına 500 tane fidan diken, can suyunu veren, en az yarısının hayata tutunmasını sağlayan bütün gençleri askerlikten muaf sayardım. Bu sayıyı yükseltenlere de rütbe verirdim. Düşün sen 2 bin tane ağaç dikmişsin, seni general yapardım. Askerlik denilen mesleği de tarihe terk etmiş olurduk.
İletişimi niye bedava yaptınız?
Tabii ya, iletişim de bedava olmalı! Asgari bir konuşma dilimi, anayasal bir hak sayılmalıdır. Bunun üzerindeki iletişim için sadece maliyet üzerinden bir tahsilat yapılmalıdır.
BDP tüm Türkiye için bunları öneriyor mu?
BDP’yi bugün için başka türlü konuşmak lazım çünkü şu anda ülkede ağır bir savaş-barış gündemi var. Benim BDP’ye katılmamın en büyük nedeni bu savaş halinin onurlu bir barışla finalize edilmesine katkı sunmak. Bu konuda safımı ezilenlerden yana konuşlandırıyorum. BDP şu anda henüz en temel hak ve özgürlüklerin peşinde.
Saf tuttuğunuz ezilenlerle ilk nasıl yüzleştiniz?
Bizim evimiz Adıyaman’da Oduncu Pazarı denilen yerdeydi. Köylüler oraya odun satmaya gelirlerdi. Onların başka bir dilde konuştuklarını işitince çok şaşırmıştım. 7-8 yaşlarındayken. Bunlar kim diye sormuştum. Kürtler demiştiler. Sonra okulda da çocuklarını görünce daha da şaşırmıştım. Çünkü önce Türkçe öğreniyorlardı.
Evinizde Kürt sorunuyla ilgili bir bilinç var mıydı?
Babamda çoktu. Adıyaman’daki Türkiye İşçi Partisi’nin neredeyse tamamı Alevi Kürtlerden oluşuyordu. O zaman duyduklarım Kürt sorunuyla ilgili ilk bilgilerimdi. Ortaokul yıllarında sosyalist külliyatı okumaya başladığım için meseleye iyice hâkim oldum. O günden beri hep Kürtlerin ulusal hak ve demokratik taleplerinin yanında durdum.
Kürtçeyi nerede öğrendiniz?
Kürtçeye hâkim değilim, öğreneceğim. Bir borç olarak görüyorum.
Sizin gibi bir insan niye milletvekili olmak ister?
Bir istekle aday olmadım. Emek Demokrasi ve Özgürlük Bloku oluştu. 17 sol siyasal parti ve sivil toplum örgütü toplandı ve belli isimler üstünde mutabakata vardılar. Onlardan biri de bendim. Başta beni bağışlamalarını istedim ama arkadaşlar bağışlamadı.
Niye hayır demiştiniz?
Hayatın içinde bir mevzi olarak sinemayla uğraşmanın, köşe yazmanın da Meclis’te olmak kadar önemli yer tuttuğunu düşünüyordum. Ama arkadaşlar önümüzdeki dönemin tarihsel öneme sahip olduğu, neredeyse kurucu Meclis olacağı konusunda beni ikna ettiler. İkna oldum çünkü bu savaş tıkanmış durumda. Barışı inşa etmek savaştan daha zor ve zahmetli bir süreç. Bu konuda heybesinde turpu olan herkes barış sürecine katkıda bulunmalı.
“Keşke yazar kalsaydı, sürece daha çok katkı yapardı” diyenler var. 
Yazarlığımı biliyorlar ama vekilliğimi henüz bilmiyorlar. Yazı yazmaya başlamadan önce de bana “Sen sinemacısın, ne işin var gazetede köşe yazıyorsun” diyorlardı. Ama o zaman daha benim nasıl bir köşe yazacağımı bilmiyorlardı. Halk bana bir avans verirse size nasıl milletvekilliği yapılacağını gösterebilirim.
Kendinizi yemin ederken hayal edebiliyor musunuz?
Osmanlı döneminin son zamanlarında bir bölgeden çok şikâyet gelmiş. Yöneticilerin, yolsuzluk, haksızlık ve zulümle uğraştığı sadarete bildirilmiş. Sadaret de denetlemesi için bir adamı göndermiş. Adam da tüm erkân-ı devleti dizmiş karşısına. Herkes sırayla yemin içmeye başlamış. Allah, kitap, Kuran, şeref üzerine “Vallahi iftiradır biz öyle şey yapmadık” demişler. Giden adam bakmış ki birisi sessiz duruyor. “Sen niye yemin içmiyon, yoksa bir halt mı işledin?” diye sorunca cevap şöyle gelmiş: “Bekliyom, 5-10 dakika içinde bunlara bir şey olmazsa bir yemin de ben içeceğim.” Yani yemini bizim karşımıza büyük bir kıymet gibi indirenler, kendileri bu yemine ne kadar sadakatle bağlı kalmışlar dönüp ona baksınlar.
Radikal’e nasıl veda ettiniz?
Kolay bırakmadılar. Hatta genel yayın yönetmeni bir sürü ek sosyal vaatlerde bulundu. Sigara içilebilecek bir oda bile bu vaatlerin arasındaydı. Ben dedi, grubun yasağına karşı bu odayı savunurum! Ama artık her şey için çok geçti. Zamanında yapacaktı bunu.
.

6 Nisan 2012 Cuma

Karakollardaki kameraların çalışmayışı üzerine soru önergesi


Aşağıdaki sorularımın İçişleri Bakanı Sayın İdris Naim Şahin tarafından yazılı olarak cevaplandırılmasını arz ederim.

Saygılarımla
Sırrı Süreyya Önder
İstanbul Milletvekili


Adalet ve Kalkınma Partisi 2002 yılından bu yana süren iktidarında özellikle işkencenin azaldığına, failimeçhullerin ortadan kalktığına dair vurgu yapmaktadır. Ancak, Festus Okey gibi vak'alar da göstermiştir ki tüm bunlar istatisiki yanılsamalar olup Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu özellikle gözaltı süreçlerinde polislerce çiğnenmekte, gözaltı süreçlerinde 2007'den bu yana gerçekleşen 24 ölümün kamera kaydı aynı gerekçeyle – kameraların bozuk olması yahut kayıtta olmamaları – bulunmamaktadır.

Her yıl bütçe görüşmelerinde bir kalem olarak var olan ve gerekli payı alan iç güvenlik kurumlarının özdenetimini sağlayacak kamera mekanizmalarında meydana gelen bu aksaklıklara dair bakanlıkça araştırma başlatılmış mıdır?

İlgili karakollardaki ölümleri kaydedemeyen ve ne hikmetse hep bozuk çıkan kameraların ihalelerinde herhangi bir sorun tespit edilmiş ya da konuyla ilgili bir çalışma yapılmış mıdır?

Kameraların kapalı olmasında polis kusuru var mıdır yahut kameraların polisçe kapatılmış olması mümkün müdür?

2 Nisan 2012 Pazartesi

Engellilerin Sorunlarına İlişkin Araştırma Önergesi


Ülkemizde sayıları yaklaşık on milyonu bulan engelli vatandaşların sorunlarının tespit edilerek alınması gereken tedbir ve önlemlerin belirlenmesi, engelli vatandaşlar için daha sağlıklı politikaların üretilmesi ve uygulanması için Anayasanın 98. ve İç Tüzüğün 104. ve 105. maddeleri gereğince meclis araştırması açılmasını saygılarımızla arz ve teklif ederiz.

Gerekçe:
Ülkemizde engellilerin sayısı ile ilgili tam istatistikler bulunmamakla birlikte toplam nüfusun %12 sini engellilerin oluşturduğu ifade edilmektedir. Bu da yaklaşık olarak on milyon engelli anlamına gelmektedir.
Engelli bireylerin içlerinde bulundukları toplumsal yapı bu vatandaşların toplumla işlevsel bir bütünlük içinde barışık yaşamalarını güçleştirmektedir. Kendi engelleri dışında bir çok sorunla da mücadele etmek zorunda kalan engelliler, düşük yaşam kalitesi ile yaşamak zorunda, temel bir insan hakkı olan bireyin kendisini gerçekleştirme hakkından mahrum kalmaktadırlar.
Engellilerin topluma katılmalarının önündeki en büyük engellerin ulaşım, fiziksel çevre ve konut sorunları olduğu söylenebilir. Fiziksel çevre inşa edilirken içinde yaşayan herkes düşünülerek inşa edilmek zorundadır. Yaşanılan konuttan tüm kamusal yaşam alanlarına ve ulaşım araçlarına kadar tüm çevresel unsurların engellilerin özellikleri ve gereksinimleri dikkate alınarak tasarlanmadığı bir gerçektir.
Engellilerin rehabilitasyon gereksiniminin yeterince karşılanamaması engellilerin toplumla bütünleştirilmesine önündeki en büyük engellerden bir diğeridir. Bugün ülkemizde ne yazık ki engelliler için, yeterli eğitim ve rehabilitasyon (mesleki eğitim ve rehabilitasyon dâhil) merkezi bulunmamaktadır.
Engellilerin toplumla bütünleşmesinin önündeki en önemli engel ise istihdam sorunudur. Ülkemizde, henüz engellileri de gözeten sistemli bir iş analizi ve meslek tanımlaması çalışması yapılmamıştır. Engelliler çok sayıda işte, kendi kendilerine yaptıkları girişimlerle çalışma deneyimleri yaratmaktadırlar. Oysa gelişmiş ülkelerde iş analizleri, meslek tanımları son derece önemlidir. Bir başka güçlük de engelli istihdamını kolaylaştırmada kullanılan araçların yeterince geliştirilmemiş olması ve uygulanmamasıdır. Dünyanın her yerinde engellilerin, istihdamı ile ilgili bazı kolaylaştırıcı yollar aranmakta ve uygulanmaktadır. Engellilerin çalışacağı ortamların onların gereksinimlerini karşılayacak şekilde tasarlanıp yapılması, engellilerin istihdamını kolaylaştıracak teknolojik gelişmenin desteklenmesi, istihdama uygun eğitim verilmesi Standart Kurallarda altı çizilen diğer konular arasındadır. Bugün ülkemizde engelli iş gücü arasında işsizlik oranının tam olarak ne olduğu bilinmemektedir. Buna karşın bu oranın %99'lar dolayında olduğu ifade edilmektedir. Bu oran gerçeği yaklaşık ifade ediyor bile olsa, sorunun boyutlarını sergilemeye yeterli görünmektedir. Bu nedenle, kendine özgü yanlarıyla engelli sorunlarının en önemli boyutlarından birini oluşturan engellilerin istihdamı sorunu, sosyal politikanın odağında yer alarak en kısa sürede çözüme kavuşturulmayı beklemektedir.
Engellilerin çalışması ve işsizlikten korunması konusu bir yandan uluslararası belgelere uygun hukuksal düzenleme gereksinimini karşılayacak yeni çalışmalar yapılmalıdır. Engellilerin yaşamlarını kolaylaştıran yasal birçok düzenleme bulunmasına rağmen bu düzenlemelerin gereksinimleri karşılamaktan çok uzak oldukları ve pratikte ise farklı uygulamalar, bürokratik engeller sayesinde var olan haklardan bile yararlanamadıkları görülmektedir.
Dünyada olduğu gibi ülkemizde de engellilerin çok büyük çoğunluğunun toplumun yoksul kesimlerinden geldiği ve yoksulluk içinde yaşadıkları ifade edilmektedir. Engelli ailelerinin maddi sıkıntılarından dolayı engelli çocuklarını okula gönderemedikleri belirtilmektedir.
Ülkemizdeki engellilerin sorunlarının neler olduğunun araştırılıp bir an önce düşük yaşam kalitelerinin yükseltilmesi, üretime katılabilmelerinin sağlanması ve kendilerini gerçekleştiren bireyler olarak yaşayabilmelerinin koşullarının sağlanması amacıyla bir araştırma komisyonu kurulmalıdır.
1) Sırrı Süreyya Önder                                              (İstanbul)
2) Pervin Buldan                                                      (Iğdır)
3) Hasip Kaplan                                                       (Şırnak)
4) Sırrı Sakık                                                            (Muş)
5) Murat Bozlak                                                        (Adana)
6) Halil Aksoy                                                          (Ağrı)
7) Ayla Akat Ata                                                       (Batman)
8) İdris Baluken                                                        (Bingöl)
9) Hüsamettin Zenderlioğlu                                       (Bitlis)
10) Emine Ayna                                                        (Diyarbakır)
11) Nursel Aydoğan                                                  (Diyarbakır)
12) Altan Tan                                                           (Diyarbakır)
13) Adil Kurt                                                            (Hakkâri)
14) Esat Canan                                                        (Hakkâri)
15) Sebahat Tuncel                                                  (İstanbul)
16) Mülkiye Birtane                                                  (Kars)
17) Erol Dora                                                           (Mardin)
18) Ertuğrul Kürkcü                                                  (Mersin)
19) Demir Çelik                                                        (Muş)
20) İbrahim Binici                                                     (Şanlıurfa)
21) Nazmi Gür                                                          (Van)
22) Özdal Üçer                                                         (Van)

20 Aralık 2011 Salı

"Sinemayı Emellerime Alet Ettim" - Birgün


Yazar,  yönetmen, senarist, oyuncu, müzisyen, siyasetçi. Sırrı Süreyya Önder için söylenecek çok şey var. 7 Temmuz 1962’de Adıyaman’da doğan Önder sanatla iç içe olmasına rağmen onun için siyaset hep ön plandaydı. İlk kez 1978 yılında Adıyaman Lisesi’nde öğrenciyken Maraş Katliamı protestosu nedeniyle tutuklandı. Tahliye olduktan ve A.Ü. Siyasal Bilimler Fakültesi’ni kazandıktan sonra Ankara dönemi başladı. 12 Eylül darbesi hayatının akışını değiştirdi ve yıllarca hapis yattı. O dönemi sanat yoluyla anlatmayı seçen Önder için, 2006 yılında çekilen Beynelmilel filmi de 12 Eylül’le bir hesaplaşmaydı.
Beynelmilel’i izleyene kadar kimsenin aklına 12 Eylül darbesini konu alan bir filme kahkahalarla güleceği gelmiş midir, bilmiyoruz. Filmin hem senaryosuna hem de yönetmenliğine imza atan Sırrı Süreyya Önder, bizi önce türlü absürtlüklerle dolu bir dünyaya tanık etti; filmin sonunda ise belki de çoğu dram filminin yaratamadığı bir burukluk ve boğamızda bir düğümle sinema salonundan uğurladı.

Önder, şimdilerde, kendi tabiriyle araya bir fragman olarak aldığı sanat hayatını ikinci plana itmiş ve artık BDP İstanbul milletvekili olarak Ankara’da. Ankara’yı sıkıcı buluyor. Ancak, kah Genel Kurul’da kavga ayırır, kah Uzlaşma Komisyonu’nda yeni anayasa çalışmalarına katılır, kah cezaevindeki öğrencilerle dayanışma için üniversite bahçesinde saçını kestirir ve Ankara dışındaki pek çok eyleme de yetişmek için koştururken, sıkılmaya vakit kalmasa gerek.

Onca koşuşturma arasında, bir de biz ODTÜ Medya ve Kültürel Çalışmalar yüksek lisans öğrencilerine sinema ve siyaset üzerine sımsıcak bir röportaj verdi. Haydi, buyurun…
 
“Ağlamak gülmenin kardeşidir…”

Senaryo yazma nedenlerinizden birinin 12 Eylül’e olan öfkeniz olduğunu söylemiştiniz. 12 Eylül’ü konu alan filmler hep dram ağırlıklı, Beynelmilel ise mizah. Oysa o filmlerin yönetmenleri ile sizin hayat hikâyeleriniz  bunun tam tersi.  İsteseydiniz, çok daha sert bir film yapabilirdiniz. Bu tercihiniz bilinçli miydi, yoksa hikâye mi öyle gerektirdi?

- Ben 40 yaşından sonra sinemaya heveslendim. Sinemayla alaylı ya da mektepli bir ilişkim yok. Barış Pirhasan’ın Senaryo Atölyesi’nde kendisine öğrenci olmaya gittiğimde, Barış Pirhasan, ‘Neden sinema?’ diye sormuştu. ‘Vallahi öfkem var’ demiştim. O da ‘Başlamak için iyi bir sebep’ demişti. O eğitimin sonunda Barış’ın bana kattığı en temel şey, öfkenin böyle bir yolculuğa başlamak için iyi bir sebep olduğu, devam ettirmek içinse engel olduğu bilgisidir. Dolayısıyla, Barış bana öfkemi muhafaza etmem ama sanatsal bir üretimde öfkemle arama bir mesafe koymam gerektiğini öğretti.

İkinci nedense, mizah çok etkili bir muhalefet silahıdır. Tarihinde diktatörlük olan her yeri inceleyin şunu göreceksiniz; muhalefet ilk olarak mizah ve mizahçılar tarafından başlatılmıştır. Ne zaman bir ülkede mizah muhalefet yapmaya başlar, o ülkedeki diktatör için geri sayım başlamış demektir. Bizim tarihimize de baktığınızda, bütün sultanlara ağırlıklı olarak mizah yoluyla kafa tutulmuştur. Timur’un karşısına Nasreddin Hoca çıkar. Bektaşi diye bir tiplememiz vardır ki bütün egemen anlayışlara muhalefet etmektedir.

Dünyaya da baktığımızda Hitler’in günleri Şarlo ile geri sayılmaya başlanmıştır. İşte ben de mizahın böyle etkili bir muhalefet dili olduğunu bildiğim için bu tarafa yöneldim. Ama bu arada mizahla gülünç olma arasında çok ince bir çizgi var. Cıvık mizah yapmadan, gülünç olmadan mizah yapabilmek de ciddi bir çaba gerektirmektedir. Zannedildiği gibi kolay bir iş değildir.

Ayrıca, hayatın diyalektiğine baktığınızda, salt acı yoktur; salt güldürü de yoktur. Bunlardan herhangi birinin salt olması durumu patolojik bir haldir. Hatta Beynelmilel’de karakterlerden Gülendam bunu ‘Ağlamak gülmenin kardeşidir’ diyerek ifade eder.

“Öyle bir film yaparsınız ki artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz”

Sanatla siyaset arasındaki ilişki hakkında ne düşünüyorsunuz? Örneğin İki Dil Bir Bavul filmi anadilde eğitim konusunu ele aldı ve bu alandaki sorunlara ilişkin bir farkındalık yarattı. Sizce sanat siyaseti yönlendirebilir mi?

- Sanatla siyasetin farkı şudur; Sanat sorunu sadece görünür kılar. Siyasetin ise sorun çözmek gibi bir yükümlülüğü ve gücü vardır. Aradaki en temel fark budur. Bu, birinin önemsiz, diğerinin önemli olduğu anlamına gelmez çünkü bir sorun, görünür olmadıkça o soruna bir çözüm bulunamaz. Görünür olmaktan kast ettiğim, sizin de söylediğiniz farkındalık yaratmaktır. Bunu sanat siyasetten daha iyi becerir çünkü duygulara ve algılara hitap eder. Siyasetin dili kurudur, sanat ise kalbe dokunur. Farkındalık yaratma gücü de buradan gelir. Öyle bir şey yaparsınız ki artık hiçbir şey eskisi gibi olamaz. Anadil konusunda böyle bir film yapmışsanız, artık hiç kimse: ‘Bunlar bilinmeyen bir dilde konuşuyorlar.’ diyemez. Siyaset de bu farkındalık üzerinden sorunu çözme yoluna gider.

Sizin gibi ‘öfkesi olan’ insanlar daha sanatsal, dramatik filmlere yönelirken siz kitlesel filmler yapıyorsunuz. Bunun sebebi nedir?

- Doğrusu, sanat filmi, festival filmi ya da piyasa filmi gibi kategorizasyonlara inanmıyorum. Çok sanatsal bir işin çok fazla izleyeni olabilir ya da ‘piyasa’ tabir edilen bir filme 5 kişi bile gitmeyebilir. Burada ayırt edici nokta ve yanlış algılama şudur; sinemayı resimden ya da romandan ayıran nokta maliyetli bir iş olmasıdır.

Genelde derdi çok olanın parası az olduğundan, bir yapımcıyı yaptığınız işe ikna etmek zorundasınız. Yapımcı da sizin işinize bir yatırım gözüyle baktığı için kendi açısından daha popüler öğelerle filme müdahale etmek ister. Yapımcı ile yönetmen arasında bir mücadele başlar. İki tarafın kesiştiği yerde ise film ortaya çıkar. Ben de bu mücadele sırasında Beynelmilel’in finalini değiştirmek zorunda kaldım.

Sene 2006. TCK’nin 301. maddesinin çok sık uygulandığı, Hrant Dink’in de bu maddeden yargılandığı yıl. Politik olarak o final yapımcıya büyük cezai sorumluluklar getirebilecek durumdaydı. Yapımcı da böyle bir hukuki cezayı yaşamak istemediğini belirtti. Bu yüzden, filmin 25 dakikasını attık, 7 dakika ek çekim yaptık. Onun da sebebi finalinin değiştirilmesiydi.

“Beni güldürmeyen şeye güler geçerim”
Engin Günaydın’la, Zeki Demirkubuz’un son filmi hakkında söyleştiğiniz bir videonuz var. Esprili bir dille ‘Bence Zeki hümanist değil. Bir insan bir insana hiç böyle muamele eder mi?’ diye soruyorsunuz. Engin Günaydın da ‘Yönetmense eder’ diye yanıtlıyor. Sizin yönetmenliğiniz nasıldır?

- Setler, tırnak içine alarak söylüyorum ‘faşist’ ortamlardır. Yönetmen her şeyin tek hakimi şeklinde bir algılayış biçimi vardır. Biraz da böyledir çünkü film kötü olduğunda ya da derdini anlatamadığında kimse gidip ışıkçıdan hesap sormaz, herkes yönetmene söylenir. Bu yüzden yönetmenler biraz fazla telaş ederler. Genelde böyle bir yaklaşım vardır fakat ben buna inanmam.

Film çekmek kolektif bir üretimdir ve tüm kolektif ürünler gibi bu da bir zincir şeklindedir. Zincirin halkaları koparsa faturasını bütün ekip öder. Yönetmene bu kadar mana yüklenmesini doğru bulmuyorum. Yönetmen bir hayal kurar, bu hayal bir düş biçimindedir. Önemli olan yönetmenin ekibine bunu ne kadar iyi anlattığıdır. Işıkçısı, sesçisi, hatta çay getireni bile yönetmeni çok iyi anlamalı. Dolayısıyla yönetmen zaten hayalini iyi anlatabildiyse bu bütün ekibe bir yol haritası, bir pusula olur. Bağırıp çağırmasına gerek yoktur. Birazda mizaçla ilgilidir, ben günlük hayatta da kimseye bağıran kızan bir adam değilim.  Setimde de böyle oldu. Biz güle oynaya bir film çektik.

Sanatınızda Brecht ekolüne mensupmuşsunuz. Bunun sebebi toplumu dönüştürme etkisine olan inancınız mı?

- Brecht’i diğerlerinden ayıran en önemli nokta, katharsis’i reddetmesidir. Seyircisine der ki ‘Sen bir oyunu izleyip ya da bir metni okuyup, günahlarından arınıp rahatlayıp gidemezsin’. Burada sanat sarsıcı, yeni sorular sorucu ve mevcut manüpülatif algıyı bozucu bir işlev görmelidir. Bu yönüyle hepimiz Elhamdülillah Brecht’yeniz. Beni daha çok etkileyen tarafı ise, yine tiyatro metinleri için söylediği ‘Beni güldürmeyen şeye güler geçerim’ lafıdır.

Beynelmilel’de film müziklerinde de isminiz geçiyor. O süreci biraz anlatabilir misiniz?

- Aynı zamanda müzisyenim. Nota, solfej bilgim yok ama cümbüş, keman ve bağlama çalarım. Öğrencilik yıllarımızda pavyonlarda çalışırken öğrendiğimiz bir durumdur bu. Filmde müzik kullanımı bakımından kendimi aşırıya kaçmış hissediyorum. İşte burada kendimi Brecht’in ruhuna bir miktar ihanet etmiş sayıyorum. Filmde bir duyguyu yeterince çıkartabildiğinden şüpheye düştüğün yerlerde müzikle takviye edersin. Beynelmilel’de bir iki sahne var ki, utanıyorum bu müziği neden bu kadar çok fazla kullanmışım diye. Ama müzik hiç girmemeli diyen ekolden de değilim. İdeali, müziğin sinemanın önüne geçmeyecek şekilde kullanılmasıdır.

“Önceliğim her zaman siyaset”
Sanatta kendinizi ifade etmek daha kolay değil miydi? Siyaset yerinizi keskinleştirerek, size bir sınır çizmiyor mu?

- Haklısınız ama ben zaten köken olarak sanattan değil siyasetten geliyorum. Bu anlamda siyaset benim sonradan yaptığım bir şey değil. Siyasetin çizdiği çerçeve onu nasıl kullandığınıza bağlıdır. Ben aslında sinemayı, siyasi emellerime alet etmiş birisiyim.

-İlk defa cezaevine 16 yaşında girdim. O günden bugüne aynı çizgide duran bir siyasi duruşum var. Araya bir fragman olarak sanatı aldık. Yine alabiliriz. Bu belki bir roman belki bir film olur. Ancak bu anlamda her zaman birincil önceliğim siyasi uğraşımdır.

“Bir Ankara hikayesi çekmek istiyorum”
Milletvekilliğiniz devam ederken, yakın bir gelecekte uzun metrajlı bir film düşünüyor musunuz?

- Elimde bir roman var. Önce onu bitirmek istiyorum. Daha sonra hazır buralardayken bir Ankara hikâyesi çekebilirim.

Müslüm Gürses biyografisi ve Maraş Katliamı’yla ilgili projelerinizi gerçekleştirmeyi düşünüyor musunuz?

- Müslüm Gürses’ten vazgeçtim ama Maraş’ı çekmek istiyorum. Müslüm Baba banka reklamlarında oynayınca vazgeçtim. Senaryo, tam da bunu yadsıyan bir karakter üzerineydi. İnsanları filmin samimiyetine ikna edemem diye düşündüm.

Cansu AKKUŞ, Ezgi BORA, Can KARAKULLUKÇU, Yudum KAVUÇUKER, Can MERİÇ